Astronot Kamil:Bölüm 4

Anlam kargaşalarının hapsettiği bir beyin. Açılması gereken yığınla çakra. Düşünülmesi gereken milyonlarca ayrıntı ve cevabının bulunması gereken çuval dolusu soru. Kamil’in başı dertte, hem de kendisiyle. İnsanı en hızlı alt edebilecek güç zaten kendisi değimliydi? İnsanın kendisinden başka tüm zaaflarını bilen var mıydı? İnsan bu zaaflarını saklamalı mı? Yoksa darmadağın bir hale mi getirmeliydi? Akıllı bir adam olmak için delirmek mi gerekiyordu? Anlaşılan Kamil deliriyordu.

Sıcak bir yemek yediğinde mideye oturma hissi büründü Kamil’in içerisine. Karnına ağrılar girdi. Dizlerinin üzerine doğru çökmüş, gökyüzüne doğru bakıyordu.-tabi ki Dünya deyişiyle gökyüzü, çünkü ne gök vardı ne de onun yüzü- Bir yolunu bulup gitmeliydi. Annesini, babasını özleşmişti. Bir anda gözlerinin önüne küçük yaşlarda, ailesiyle birlikte gittiği tatil yöresi geldi. Neydi adı? Hah Kerpe, Kerpe! Kerpe; Kocaeli iline bağlı, Karadeniz kıyısında bulunan küçük bir yerdi. Kocaeli’de yaşayan amcasının yanına ziyarete gittiklerinde götürmüştü babası. Sahilde yere, örtüyü sermişler oturuyorlardı ailecek. Domates, peynir, salatalık yiyorlardı. Ne de olsa fakir bir aileydi, Kamil’in ailesi. Ama ne önemi vardı. Mutlulardı işte. Kamil’in içini değişik bir mutluluk sardı. Fark etti ki gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Bu yaşların nedeninin üzüntüden kaynaklı olmadığını fark etti.

“Onlar hayatı boyunca seni sevdiler, varlığınla yokluğunla bir mutluluk nedeni oldun hayatlarında. Hayatları boyunca yapabilecekleri en büyük sanat eserini meydana getirdiler. Dünya üzerindeki en karmaşık yapıyı oluşturdular, el birliği ile. Karmaşık olan her şey kafa karıştırır. Üstesinden gelebilmek ise cesaret ister. Dünyanın en karmaşık yapısını yani kendini çözmenin vakti geldi.”

Kamil’in gözlerinde bir umut ışığı belirdi. Öyle bir ışıktı ki bu; atmosfere aldırış etmeden Dünyada ki tüm canlı hayatını oluşturan Güneş’inki kadar parlak, dağ yamacında mahsur kalmış birinin elindeki ayna ile bulutların ötesine kadar gönderebildiği ışık kadar güçlüydü. Ayağa kalktı, nerede olduğunu umursamadan, Umme’nin yanına gitti ve kendisinin aç olduğunu, çok yorgun düştüğünü söyledi. Umme ise ona hemen yiyecek bir şeyler ayarlayabileceğini ve yatacak bir yer gösterebileceğini söyledi. Kamil’i taktı arkasına ve yürümeye başladılar. Büyükçe bir alana geldiler. Etraflarında yüce bitkiler duruyordu. Bu bitkilerin altında ise Kamil’in anladığı kadarıyla yattıkları yerler vardı. Üstleri kapalıydı. Eve benziyordu ama tam anlamıyla ev değildi. Küçük baloncuklardan oluşan odalara benziyordu. İçeriden dışarısı dışarıdan içerisi görünebiliyordu. Şeffaftı aynı zamanda saydam. İçeriye tıpkı Dünya’nın yaşam aldığı Güneş gibi, güçlü bir yıldızın ışıkları giriyordu. Odaların içerisine baktığında ise yalnızca Melonia Gezegeni’nin insanları yatmıyordu. Başka canlılar da gördü. Farklı yapılara sahip canlılar. Tıpkı Dünya’daki hayvanlar gibilerdi. Bu canlılar da Melonia Gezegeninin hayvanlarıydı anlaşılan. “Bunlar evleriniz mi?” diye sordu Kamil. Umme ise “dinlemek için kullandığımız yer” dedi. “Eviniz yani” dedi Kamil. Umme de ona; “ Sahip olduğumuz bir ev yoktur. İsteyen istediği yerde yatar. Gezegenimizin her yanı, bu gezegende yaşayan her canlı her yere sahip olduğu kadar, hiçbir yere sahip değildir aslında…” dedi. Kamil’in kafası karışmıştı. Ne demek istemişti acaba Umme?

Kendisine dinlenmek için bir yer buldu ve gözlerini kapattı. Bedeni bu kadar fiziksel yorgunluğu kaldırabilecek kadar güçlü değildi. Daha doğrusu Kamil öyle sanıyordu. Bedeni yavaşça gevşemeye başladı ve uyuyakaldı. Şu ana kadar gördüğü, yaşadığı, hissettiği hiç bir şeyin normal olmaması gibi; uykusu da normal olmayacaktı. Uykuya dalar dalmaz adeta R.E.M. uykusuna geçti. Önünde uçsuz bucaksız bir yeşil alan vardı ve Kamil bu yeşil alanda yürüyordu. Anlamadığı bir şekilde yürüyüşü sürekli hızlanıyordu. Hızı gittikçe akıl almaz bir boyut alıyordu ve sonunda ışık hızı gibi ilerleyemeye başladı görebildiği yalnızca, gözlerinin önünde sürekli içeriye doğru giren ve rengârenk yoldan ibaretti. Sağa sola bakma gibi bir şansı yoktu. Hızdan dolayı kafasını çeviremiyor, çevresinde olup bitenleri göremiyor ve nerede olduğunun farkına varamıyordu. Gözlerini kapadı ve bir anda durdu. Gözlerini açtığında ise karşısında yeryüzünden gökyüzüne uzanan bir duvar vardı. Duvar kıpkırmızı yığma tuğlalardan örülmüştü. Üzerinde kapı vb. hiçbir yapı bulunmuyordu. Bu duvar neyi ifade ediyordu. Algıları mı? Tabuları mı? Engelleri mi? Kafasındaki kavram kargaşası beynini limon sıkacağıyla sıkılmasına neden oluyormuş gibi bir his yarattı içerisinde. Şimdi ne yapacaktı?

                                                                                                                                            Geliyor Devamı Geliyor…

Nedir ki kadın olmak?

Bir bedene çift kişi sığdırmaktır kadın olmak,

Leş gibi kokan salyalara boyun eğmektir kimi zaman,

Barış elçisi olsan dahi öldürülmektir.

Canlı canlı gömülen kızın için gözyaşı dökememektir.

Hayatta kalabilmek için bedenini satmak zorunda kalmaktır.

İnsan olduğunu unutmuşlara kocam diyebilmektir bazen.

Dünyanın en zekisi olsan dahi okula gidememektir.

4 duvar arasındaki kirlilikleri yok etmeye çalışmaktır.

Birkaç kadınla aynı evde yaşayıp aynı adamı paylaşmak zorunda kalmaktır.

Babalara para kazandırmaktır.

İstemediğin bedenlere dokunmaktır.

Afganistan’da çile çekmek,

İran’da taşlanarak can vermek,

Sudan’da sünnet olmaktır.

Saçı uzun ama aklı gelişkinliktir.

Güzel bedenin ötesine gizlenen bir ruhtur.

Şeytana çelme takmaktır zaman zaman.

Melodiler eşliğindeki dans edilen bir heykel,

Göz bebeklerinin içerisinde yeşillenen bir filiz,

Birçok kelimeyi anlamana olanak sağlayan varlık,

Hissettiğin gibi yaşasan da kabul görmemektir toplum tarafından.

Ağzımdan çıkardım, ruhumun en yakışıklı metrekarelerini. Düşüncelerimin en mutlu anlarını. Hislerimin en yoğun halini…
Gözlerimden yansıttım içimdeki korkuları. Akıttım tüm endişeleri. Damarlarıma zerk ettiğim zehirden arındım.
Beyazın en parlak hali tüm derinliklerim.
Karanlıktan temizlenmiş.
Doğduğumda içimde dolu olan sıvıyla yıkanıyorum. Paklanıyorum. Kırıklarımı yapıştırıyorum. Dünyanın en güçlü şeyi ile…
Kelimeler değil aslında bana çözüm sağlayacak olan.
Kelimeler hiç bir zaman anlatamadı gözlerimin gördüğü dünyayı. Ruhumun özgürleşme isteğini…

Ağzımdan çıkardım, ruhumun en yakışıklı metrekarelerini. Düşüncelerimin en mutlu anlarını. Hislerimin en yoğun halini…

Gözlerimden yansıttım içimdeki korkuları. Akıttım tüm endişeleri. Damarlarıma zerk ettiğim zehirden arındım.

Beyazın en parlak hali tüm derinliklerim.

Karanlıktan temizlenmiş.

Doğduğumda içimde dolu olan sıvıyla yıkanıyorum. Paklanıyorum. Kırıklarımı yapıştırıyorum. Dünyanın en güçlü şeyi ile…

Kelimeler değil aslında bana çözüm sağlayacak olan.

Kelimeler hiç bir zaman anlatamadı gözlerimin gördüğü dünyayı. Ruhumun özgürleşme isteğini…

Ekşi bir koku giriyor burun deliklerimden, ciğerlerimin en ücra köşesine doğru. Tüylerim hazırola geçmiş, komut bekleyen asker misali dimdik ayakta beklemekte. Soğuk hava dalgası vücudumun her noktasını yalayarak geçiyor. Hiç olmayacağım kadar çıplağım. Annemden doğduğumda dahi bu kadar çıplak hissetmedim . Kafamın içerisine yerleştirilmiş bir film makarası tüm benliğim ve küçüklüğümden bu yana yaşadığım tüm gizli kapaklı noktaları kayda almışçasına gözümün önüne getiriyor.  Ağzımda çikolatalı dondurma tadı var. Endorfin ihtiyacımı karşılıyor, hem de ne karşılama her yanım titriyor. Adeta küçük bir arabanın içerisindeki güçlü bir ses sisteminin son sesine kadar açılıp camları titretmesi gibi. Vücudumdaki küçük ter damlacıkları zıpladıkça, daha çok titriyorum. Kafama sert bir darbe almıştım yarım saat önce sanırım hala uyanamadım. Gerçekleği bu derece gerçek yaşamak istiyorum. Çıplaklığı bu derece çıplak.

Ekşi bir koku giriyor burun deliklerimden, ciğerlerimin en ücra köşesine doğru. Tüylerim hazırola geçmiş, komut bekleyen asker misali dimdik ayakta beklemekte. Soğuk hava dalgası vücudumun her noktasını yalayarak geçiyor. Hiç olmayacağım kadar çıplağım. Annemden doğduğumda dahi bu kadar çıplak hissetmedim . Kafamın içerisine yerleştirilmiş bir film makarası tüm benliğim ve küçüklüğümden bu yana yaşadığım tüm gizli kapaklı noktaları kayda almışçasına gözümün önüne getiriyor.  Ağzımda çikolatalı dondurma tadı var. Endorfin ihtiyacımı karşılıyor, hem de ne karşılama her yanım titriyor. Adeta küçük bir arabanın içerisindeki güçlü bir ses sisteminin son sesine kadar açılıp camları titretmesi gibi. Vücudumdaki küçük ter damlacıkları zıpladıkça, daha çok titriyorum. Kafama sert bir darbe almıştım yarım saat önce sanırım hala uyanamadım. Gerçekleği bu derece gerçek yaşamak istiyorum. Çıplaklığı bu derece çıplak.

Yapma! - Bana ne yapacağımı söyleme!

Tarihi çok net hatırlamıyorum. Pek bir önemi de yok zaten. Tek hatırladığım o dönemler tuvalete yalnız başıma gidemiyor olmamdır. Elimde oyuncak ayım ve ben onunla bir oyun tutturmuş oynuyorum. Senaryo belli önce ben onu havaya atacağım ve sonra o beni… Elimden tavana doğru çıkan ayıyı ben kaçırdım ve yere düştü. Bir ses yükseldi uzaktan. “Yapma!” Çok korkutucu bir cümleydi. O an altıma işediğimi hatırlıyorum. ilk duyduğumda ısınamadığım bu cümle hayatımdan hiç bir zaman çıkmadı. Aksine sürekli yakamdaydı ve her bir yandan yankılanıyordu.

Tam büyüdüm üniversiteye gideceğim derken; babam yanına çağpırdı ve sözlü olarak bana bir Yapmalar listesi hazırladı. Baktığında iyi niyetinden söylediği şeylerdi fakat karar verme mekanizmamı hiçe sayan bir yaklaşımdı. Küçük bir gülümsemeyle, merak etme yetti. İkna oldu mu olmadı mı bilemem.

Hayatımdaki yapmalar burada son mu buldu hayır. İşin içerisine din ve devlet girdi. Birbirinden ayrılsada ortak noktada buluşuyorlardı. Yapmalar listesi. Senin çok fazla düşünmene, yargılamana, karar vermene gerek yoktu. Birileri senin yerine düşünmüş senin için hangi yaşam biçiminin doğru olduğuna karar vermiş ve senin için en iyi olanı sana sunmuştu. En kolay işi sana bırakmışlardı. Söylenenlere uymak, yapmalar listesine dikkat etmek. Listeye göz gezdirdiğimde bazı noktalar dikkatimi çekiyordu. Küçüklüğümden beri hep meraklı olmuşumdur. -Okuduğum yapma listesinin en başında yazıyordu. Merak etmemem gerektiği… - Listenin başlığı şu şekildeydi. Aşağıda yazanlar kesinlikle yasaktır. Listeyi baştan aşağı okudum. Bir çoğu kafamda yalnızca kocaman bir soru işreti bıraktı. Fazla sorgulamamlıyım dedim. Sorgulamak ta yasaklar arasındaydı. Ama çok teşekkür ettim bana yeni bir sözcük öğretmişlerdi. YASAK!

Bir gün sokakta gezerken bir tabela gördüm ve burada top oynamak yasaktır. yazıyordu. Sonrasında deniz kıyısına gittiğimde ise; denize girmek yasaktır yazıyordu. Birgün muhteşem manzarası olan bir yere çıktım ve fotograf çekmek yasaktır tabelasıyla karşılaştım. Hiç birine anlam verememiştim ve amcama gittim. O bana her şeyin en doğrusunu söylerdi. Ne de olsa din adamıydı. Ona danıştığım da ise bana; sevdiğin insana dokunmanın yasak olduğunu söyledi. bir sonraki gidişlerimde; resim çizmek, şarkı söylemek, dans etmek, çamura şekil vermek ve bunu gibi birçok sanatın yasak olduğunu söyledi. Hem de dinimizce. Çok korkmuştum. Listedeki bir şeyi yaparsam ateşlerde yanıverirdim mazallah.

Bir gün bir kıza aşık oldum ve yolda beni öpmeye kalktı. “Yapma!” dedim. ve bana yanıt olarak “Lütfen bana ne yapacağımı söyleme!” dedi. O kızı unuttum belki ama o sözcükleri unutmadım. Gerçek aşkımı bulmuştum ben. Yıllarımı yok eden listeye inat haykırdım günlerce, saatlerce, dakikalarca, saniyelerce… Hala haykırıyorum hem de başına lütfen koymadan.

Yapma! - Bana ne yapacağımı söyleme!

Tarihi çok net hatırlamıyorum. Pek bir önemi de yok zaten. Tek hatırladığım o dönemler tuvalete yalnız başıma gidemiyor olmamdır. Elimde oyuncak ayım ve ben onunla bir oyun tutturmuş oynuyorum. Senaryo belli önce ben onu havaya atacağım ve sonra o beni… Elimden tavana doğru çıkan ayıyı ben kaçırdım ve yere düştü. Bir ses yükseldi uzaktan. “Yapma!” Çok korkutucu bir cümleydi. O an altıma işediğimi hatırlıyorum. ilk duyduğumda ısınamadığım bu cümle hayatımdan hiç bir zaman çıkmadı. Aksine sürekli yakamdaydı ve her bir yandan yankılanıyordu.

Tam büyüdüm üniversiteye gideceğim derken; babam yanına çağpırdı ve sözlü olarak bana bir Yapmalar listesi hazırladı. Baktığında iyi niyetinden söylediği şeylerdi fakat karar verme mekanizmamı hiçe sayan bir yaklaşımdı. Küçük bir gülümsemeyle, merak etme yetti. İkna oldu mu olmadı mı bilemem.

Hayatımdaki yapmalar burada son mu buldu hayır. İşin içerisine din ve devlet girdi. Birbirinden ayrılsada ortak noktada buluşuyorlardı. Yapmalar listesi. Senin çok fazla düşünmene, yargılamana, karar vermene gerek yoktu. Birileri senin yerine düşünmüş senin için hangi yaşam biçiminin doğru olduğuna karar vermiş ve senin için en iyi olanı sana sunmuştu. En kolay işi sana bırakmışlardı. Söylenenlere uymak, yapmalar listesine dikkat etmek. Listeye göz gezdirdiğimde bazı noktalar dikkatimi çekiyordu. Küçüklüğümden beri hep meraklı olmuşumdur. -Okuduğum yapma listesinin en başında yazıyordu. Merak etmemem gerektiği… - Listenin başlığı şu şekildeydi. Aşağıda yazanlar kesinlikle yasaktır. Listeyi baştan aşağı okudum. Bir çoğu kafamda yalnızca kocaman bir soru işreti bıraktı. Fazla sorgulamamlıyım dedim. Sorgulamak ta yasaklar arasındaydı. Ama çok teşekkür ettim bana yeni bir sözcük öğretmişlerdi. YASAK!

Bir gün sokakta gezerken bir tabela gördüm ve burada top oynamak yasaktır. yazıyordu. Sonrasında deniz kıyısına gittiğimde ise; denize girmek yasaktır yazıyordu. Birgün muhteşem manzarası olan bir yere çıktım ve fotograf çekmek yasaktır tabelasıyla karşılaştım. Hiç birine anlam verememiştim ve amcama gittim. O bana her şeyin en doğrusunu söylerdi. Ne de olsa din adamıydı. Ona danıştığım da ise bana; sevdiğin insana dokunmanın yasak olduğunu söyledi. bir sonraki gidişlerimde; resim çizmek, şarkı söylemek, dans etmek, çamura şekil vermek ve bunu gibi birçok sanatın yasak olduğunu söyledi. Hem de dinimizce. Çok korkmuştum. Listedeki bir şeyi yaparsam ateşlerde yanıverirdim mazallah.

Bir gün bir kıza aşık oldum ve yolda beni öpmeye kalktı. “Yapma!” dedim. ve bana yanıt olarak “Lütfen bana ne yapacağımı söyleme!” dedi. O kızı unuttum belki ama o sözcükleri unutmadım. Gerçek aşkımı bulmuştum ben. Yıllarımı yok eden listeye inat haykırdım günlerce, saatlerce, dakikalarca, saniyelerce… Hala haykırıyorum hem de başına lütfen koymadan.

Duvar-Hayatın başlangıcı ile sonunu bağlayan çizgi
Korkuyu keşfettim.
Devasa bir ışık gördüm. Kulağımın zarını dalgalandıran bir gürültüyle irkildim. Evet birşey buldum. Büyük birşey keşfettim. Dünyaya hükmedebilirim. En büyük adam ben olabilirim. Bulduğum şeyin adı korku. Saklanmaya çalıştım bulduğum deliklere. Bir fareden veya sincaptan ne farkım vardı benim. Farkımı ortaya koymam gerekiyordu. Çıktım mağralardan, ağaç kovuklarından, kaya diplerinden… Önce ağaçlardan yaptım, sonrasında ise çamurdan.
Kafam çalışıyor benim, daha iyisini yapabilirim.
Yaptım da… En büyük buluşu ben yapmıştım. Artık insanlar korkularından kaçabilirdi. Sokabilirdi rahat olduğu bir deliğe kafasını. Uslanmayacağımı biliyorum, işleri daha da büyütmem lazım. Kendim gibilerden de saklanmam gerekiyor. Ne yapabilirim buluşuma sadık kalıyorum. Kendime sınırlar çiziyorum ve bu sınırların etrafına da bu büyük düzenek kuruyorum. Adı Duvar! İçeriye birisi girerse karşısına geçirir kurşuna dizerim.
Tamamdır. Bitirdim ben bu işi yaşamın formulü bende. Kolay yaşam. Korkudan daha iyi birşey var mı. Tabi ki yok!

Dışarıya dizdiğimiz taş parçalarının oluşturduğu duvarlar mı bizi korkularımızdan koruduğuna inandığımız?Yoksa beynimizde kurduğumuz duvarlar mı korku öğesini bize yarattıran?
Dışarıdakileri mi yıkmamız gerekiyor? İçeridekileri mi?
Dışarıya pencereden bakmak. Aşık olmadan sevişmeye benziyor. Herşey net ve pürüzsüz fakat gerçekliğine şüphe duyulan cinsten.

Duvar-Hayatın başlangıcı ile sonunu bağlayan çizgi

Korkuyu keşfettim.

Devasa bir ışık gördüm. Kulağımın zarını dalgalandıran bir gürültüyle irkildim. Evet birşey buldum. Büyük birşey keşfettim. Dünyaya hükmedebilirim. En büyük adam ben olabilirim. Bulduğum şeyin adı korku. Saklanmaya çalıştım bulduğum deliklere. Bir fareden veya sincaptan ne farkım vardı benim. Farkımı ortaya koymam gerekiyordu. Çıktım mağralardan, ağaç kovuklarından, kaya diplerinden… Önce ağaçlardan yaptım, sonrasında ise çamurdan.

Kafam çalışıyor benim, daha iyisini yapabilirim.

Yaptım da… En büyük buluşu ben yapmıştım. Artık insanlar korkularından kaçabilirdi. Sokabilirdi rahat olduğu bir deliğe kafasını. Uslanmayacağımı biliyorum, işleri daha da büyütmem lazım. Kendim gibilerden de saklanmam gerekiyor. Ne yapabilirim buluşuma sadık kalıyorum. Kendime sınırlar çiziyorum ve bu sınırların etrafına da bu büyük düzenek kuruyorum. Adı Duvar! İçeriye birisi girerse karşısına geçirir kurşuna dizerim.

Tamamdır. Bitirdim ben bu işi yaşamın formulü bende. Kolay yaşam. Korkudan daha iyi birşey var mı. Tabi ki yok!

Dışarıya dizdiğimiz taş parçalarının oluşturduğu duvarlar mı bizi korkularımızdan koruduğuna inandığımız?Yoksa beynimizde kurduğumuz duvarlar mı korku öğesini bize yarattıran?

Dışarıdakileri mi yıkmamız gerekiyor? İçeridekileri mi?

Dışarıya pencereden bakmak. Aşık olmadan sevişmeye benziyor. Herşey net ve pürüzsüz fakat gerçekliğine şüphe duyulan cinsten.


Astronot Kamil:Bölüm 3

Umut muydu en yüce hissiyat? İnsan umudunu kesmemeli miydi? Üzerine oturduğu dalı kesip havada kaldığı birkaç saniyenin yaşattığı hissiyatları yaşıyordu Kamil. Göz bebekleri büyüdü, şırınga damarlarına girdi, akıttı tüm zehrini vücuduna. Her ne kadar fiili olmasa Kamil’in beyni yaptı bunu. Bağımlılık mı yoksa kurtulan kişi olmak mı? Önemsiz olduğu anının ortasında duran akrep ve yelkovanla kavga ediyor, onlara derdini anlatmaya çalışıyordu bir garip köylü Kamil. Saate baktı sayılar görmesi gerekiyordu ama, sayının anlamının bir önemi var mıydı?

Hayalle gerçek arasına tıpkı bir baskı makinesinin içerisindeymişçesine sıkışmış olan Kamil, kendine öyle bir çimdik attı ki, ölmüş olsa dahi dirilebilecek cinsten. Gözlerini ovaladı. Camın yüzeyinde su taneciklerinden oluşmuş bir buğuyu ortadan kaldırırcasına aydınlandı ortalık. Hepsi gerçekti. Bu sefer gözleri bir bilim adamı kadar doğru söylüyordu. Durumun ciddiyetini anladığında ayağa doğru kalktı ve elini uzattı. “Selam-ün Aleyküm” diyerekten selam verdi. Karşısındaki varlıkların kafa kısmındaki sıvı parladı ve göz bölgesinde tozlar hızla hareket etmeye başladı. Yandık diye geçirdi Kamil içinden. Bir anda gözlerinin önüne yedi-sekiz yaşlarındayken; 50’li yaşlarda, göbekli, çocukları hiç sevmeyen, tam bir topu bıçakla kesecek amca tipine sahip biri olan Deli Şakir lakaplı yan komşusunun erik ağaçlarından erik çaldığı bir gün geldi. O gün Deli Şakir; Kamil’i fark etmiş ve tüfeğiyle ateş etmiş. Korkan Kamil ise panik esnasında hem ağaçtan düşüp ayağını kırmış ve aynı zamanda altına kaçırmış. Bu anı gözlerinin önünden kaybolduğunda Kamil’in bacağı kırılmışçasına acıdı ve altına kaçırmışçasına bir koku geldi.

Sıçıp sıvama faslını geçen Kamil döndü ve etrafa baktı. İlk başta gördüğünden farklıydı ortalık. Canlılar yapı itibarı ile aynı fakat renkler ve boyut olarak birbirlerinden farklıydılar. İnsanlar çeşit çeşit diye geçirdi içinden. İçlerinden bir tanesi Kamil’e doğru yaklaştı ve perdeli ellerini Kamil’in başına koydu, o anda sakız reklamlarındaki ferahlık hissini uyandıran temaların tamamı Kamil’in beyin damarlarından hızla geçti ve tüm beyin damarları buz tutmuştu sanki. Kafası ferahladı. İşte dedi gerçek serinlik. Kendine geldiği anda onları anlamaya başladığını anladı. Kendisine nereden geldiği ve isminin ne olduğunu soruyorlardı. Ben Kamil ağabey, Ankaralıyız biz.

Biz mi? Ne bizi? Biz kim ulan? Uzaydasın uzayda. Kimle, neyle bir topluluk oluşturdun da biz oluyorsun.

Kamil’e bir dış ses ilişiverdi. Yapışık ikizi gibi arada yanlışlarını düzeltiyordu. Bizim Kamil absürt kafalı bir eleman olduğundan; hala kendini Dünya’da sanıyor olabilirdi zağar. Uzaylılar Hangi gezegenden geldiğini sorduklarında ise Dünya’dan 36° - 42° Kuzey enlemleri, 26°-45° Doğu boylamları arasında yer alan ülkedenim yanıtını verdi. Bir coğrafya hocasıymış edasıyla. Bir anda gözleri önüne ortaokuldaki coğrafya dersi geldi.  Coğrafya hocasının adı Tekin idi. Öğrenciler aralarında, tiko diyorlardı. Pos bıyıklı, Katran gibi simsiyah gözlü, aralarından banliyö hattı geçecek boşlukları olan dişleri vardı. Huysuz, öğrencilerini sevmeyen, “bu hoca bana taktı” modeli için evrimleşmiş birisiydi. Öğrencilerine adeta kendisi için dünyaya getirilmiş köle muamelesi yapardı. Kız öğrencilerin sürekli bacaklarına bakar. Bakarken de bıyıklarını burardı. Erkek öğrencileri hiç sevmez en ufak hatalarında şaplağı suratlarına indirirdi.  Sınavlarda sürekli gazete okur fakat gazetenin ortasını deler, öğrencileri oradan gözetlerdi.

Bir gün sınav öncesi Kamil çok fazla kopya hazırlamış ve ceplerine doldurmuştu. Sınavdan yüksek alması gerekiyordu. Coğrafyaya kafası basmıyordu garibimin. Tiko yine gazetenin ortasını delmiş sınıfı izliyordu. Kamil, buz kaplı bir dağa tırmanan dağcının yaşadığı heyecanla, cebinden kopyaları çıkardı. Bir an hoca sanki onu izliyormuş izlenimine kapılarak elinden kopyayı sıranın altına düşürdü. Tiko gazetesinin arkasındaki renkli dünyadan, gerçek dünyaya uzanan deliğin arkasından, detaylarıyla gördü bu başarısız kopya girişimini. Daha doğru Kamil’in elinden düşürme gafletini. Yerinden kalktı ve Kamil’in sırasının önüne geldi. Eğilip kopyayı aldı ve Kâmil’e “Kalk lan ayağa” diye kükredi. Kamil kalktı fakat 2 saniye ayakta kalabildi. Az önce oturuyordu en azından fakat şu an yere kapaklanmış yanağındaki kiraz kırmızı ile pamuk şeker pembesi arasındaki renge bürünmüş kısmı tutuyordu. Beyni acı sinyalleri gönderiyordu umarsızca. Kamil’in kopya çekmeye çalıştığı soru “Türkiye’nin coğrafi konumunu yazınız.” İdi. Bizimki hırs yapmış olacak ki ezberlemişti. Bildiği tek tük coğrafi bilgisinden biriydi bu. Bu yanıtı verdiğinde yanağı yine kızarmış ve acı hissetmişti.

Uzaylı ağabeyler şaşkın ifadeler sergilediler. Kamil’in başına tekrar dokundu aralarındaki en heybetli görüneni. “Aramıza hoş geldin” diyordu. “Burası Meleonia Gezegeni. Buraya gelen ilk yabancı sensin. Benim adım Umme” dedi. Bunu söylerken göz kısımlarındaki toz tanecikleri değişik koreografiler çizerek hareket ediyor ve parlayıp parlayıp sönüyordu. Kamil “Hoş bulduk ağabey, dünyaya nasıl geri dönerim” dedi. Umme ise ona “Önce biraz dinlen, fakat açık konuşmalıyım ki geri dönüş için bir yol bilmiyorum” dedi. Bu konuşmalar sizin düşündüğünüz gibi süregelmiyordu tabi ki. Kamil’ konuşuyor fakat karşısındaki Umme ise onun başına perdelerini koymuş ona ifade ediyordu. Kamil yukarıya doğru baktı ve yarı saydam zardan yapılma gezegen atmosferinin içine doğru umutsuzluk sinyallerini yolladı. Zar titredi ve Kamil’in içine deli dana oturdu.

Gelecek devamı gelecek…

Her sabah uyandığımda o paslanmış maskeyi takıyorum suratıma. Küf kokusuna alıştım sayılır. Burnumun direği yıkılmamayı öğrendi. Toplum seviyor beni. Bayılıyor hatta. Ramak kaldı büyük adam olmama. Ramak kaldı omuzlarda taşınmaya. Ramak kaldı dünyayı kurtaran kişi olmaya. Kürküme bayılıyorlar. Benden çok yiyor pezevenk. Sürekli tok karnı. Çakmak gibi çakan gözler süzüyor bedenimin her yanını. Sevişiyorlar benimle adeta.
Bilmedikleri çok önemli bir şey var. Kaçırdıkları en büyük nokta. Belki de görmek istemedikleri Ayrıntı silsilesi… O maskenin altında yaşayan piç kurusu. Çürümüş bir ruh. Gülümseyen dişleinin arkasında yaşayan çirkin parazit.Mağara diplerinde yaşayan kör bir semender. Maskeyi attığında herbirinin dişlerini sökecek bir canavar. Düşünceleri bıçak gibi keskin bir asi. Yok olmuş acınası bir köşe başı tinercisi. Ama kirletilmemiş, saf halinde kalmış bir elmas kadar parlak aynı zamanda dişleri paramparça edecek kadar sert. Köstebeğim karnı gibi pürüzsüz ve yumuşak. Ilık bir duş sonrası rahatlığını yaşayan bir birey. Gerçek. Gizli kalmış bir gerçek.

Her sabah uyandığımda o paslanmış maskeyi takıyorum suratıma. Küf kokusuna alıştım sayılır. Burnumun direği yıkılmamayı öğrendi. Toplum seviyor beni. Bayılıyor hatta. Ramak kaldı büyük adam olmama. Ramak kaldı omuzlarda taşınmaya. Ramak kaldı dünyayı kurtaran kişi olmaya. Kürküme bayılıyorlar. Benden çok yiyor pezevenk. Sürekli tok karnı. Çakmak gibi çakan gözler süzüyor bedenimin her yanını. Sevişiyorlar benimle adeta.

Bilmedikleri çok önemli bir şey var. Kaçırdıkları en büyük nokta. Belki de görmek istemedikleri Ayrıntı silsilesi… O maskenin altında yaşayan piç kurusu. Çürümüş bir ruh. Gülümseyen dişleinin arkasında yaşayan çirkin parazit.Mağara diplerinde yaşayan kör bir semender. Maskeyi attığında herbirinin dişlerini sökecek bir canavar. Düşünceleri bıçak gibi keskin bir asi. Yok olmuş acınası bir köşe başı tinercisi. Ama kirletilmemiş, saf halinde kalmış bir elmas kadar parlak aynı zamanda dişleri paramparça edecek kadar sert. Köstebeğim karnı gibi pürüzsüz ve yumuşak. Ilık bir duş sonrası rahatlığını yaşayan bir birey. Gerçek. Gizli kalmış bir gerçek.

Çok garip bir zehir ürettim. Öldürmeye niyetim yok merak etmeyin. Sizin o çok beğendiğiniz zırvalıkları değersiz kılacağım zehrimle… Betonların sonunu getireceğiz birlikte. Bana itaat edecek zombilere ihtiyacım var, her kim gelirse gelsin sensin benim baş tacım, ilk gözağrım, en sadık askerim. Yok edeceğin şey insanlık değil insanlığın yapıtları olacak. O garip düşüncelere saldıracaksın, kendine nefret duygusunu alıp, küçük kanatlar iliştireceksin, en hassas bölgelerine… Yerden çok fazla yükselmemeli, yere çok yakın olmalı, ama değmeyeceğini bilecek kadar kuvvetli bir denge yakalamalısın.
Hayat ikisirini buldum ulan hayat iksirini!
Hadi gel artık yardım et bana. Kurtaralım şu beyinleri; içi çürümüş kurtçuklardan. Kütüphane tozu da serpiştirelim üzerlerine.
Hassiktir! Üzerime döküldü tüm iksir. Toz bulutu olmama ramak kaldı.
Evet! 
Özellikle yaptım! Rüzgar beni, sizin en derin yerlerinize kadar taşıyacak nasılsa…

Çok garip bir zehir ürettim. Öldürmeye niyetim yok merak etmeyin. Sizin o çok beğendiğiniz zırvalıkları değersiz kılacağım zehrimle… Betonların sonunu getireceğiz birlikte. Bana itaat edecek zombilere ihtiyacım var, her kim gelirse gelsin sensin benim baş tacım, ilk gözağrım, en sadık askerim. Yok edeceğin şey insanlık değil insanlığın yapıtları olacak. O garip düşüncelere saldıracaksın, kendine nefret duygusunu alıp, küçük kanatlar iliştireceksin, en hassas bölgelerine… Yerden çok fazla yükselmemeli, yere çok yakın olmalı, ama değmeyeceğini bilecek kadar kuvvetli bir denge yakalamalısın.

Hayat ikisirini buldum ulan hayat iksirini!

Hadi gel artık yardım et bana. Kurtaralım şu beyinleri; içi çürümüş kurtçuklardan. Kütüphane tozu da serpiştirelim üzerlerine.

Hassiktir! Üzerime döküldü tüm iksir. Toz bulutu olmama ramak kaldı.

Evet! 

Özellikle yaptım! Rüzgar beni, sizin en derin yerlerinize kadar taşıyacak nasılsa…

Astronot Kamil:Bölüm 2

Akışkan bir beyin, florasan gibi gözler, yumuşak bir zemin, baloncuktan bir gezegen… Delirdim mi yoksa kafam mı güzel? Hayal mi yoksa rüya mı? Bu düşünce inanın Kamil’in kafasından uzunca süre dokunulmamış bir mouse yüzünden ekranda beliren 3D metin ekran koruyucusu gibi, beyinin bir o köşesine bir bu köşesine çarpıyordu. Dua ediyordu içinden birisi şu bilgisayarın başına otursun diye, birisi oturdu ama bilgisayarın başına değil Kamil’in içine…

Kömürden daha kara, tuvalete giderken çocukların korktuğu karanlıktan, daha karanlık bir boşluğun içerisinde; ilerlemekteydi Kamil. Henüz farkında değildi, diğerlerinden ayrıldığının… Uzunca bir süre ilerledi, çok fazla meteorla öpüşüp geçti, çok fazla çekim gücüyle sevişti, bulunduğu mekik. Sonunda büyük bir sarsıntı oldu ve uyuduğu yerden hızla irkildi, bizim Kamil. Mekiğin içerisinden çıkmaya çalıştı, kısa bir uğraştan sonra dışarıya çıktı ama çıkmaz olaydı. Burnumuzun en ücra köşelerinde kalmış mukus tabakası kıvamında bir zeminin üzerindeydi ve yavaş yavaş dibe doğru batıyordu. O an keşke suratıma bir eşek işese de bu rüyadan uyansam diye geçirdi aklından. Ama uzay burası adamım, senin köyündeki bataklara benzemez, yuttu mu tam yutar adamı. Battı, daha da battı, daha daha battı. Kesinlikle boka battı.

Tamamıyla yumuşamış tabakanın içerisindeydi. İçresinde bulunduğu tabaka; sıcak yaz günlerinde buzdolabının kapağını açtığında, suratına vuran serinliğin hissettirdiği heyecanı, küçükken yere düşüp evin kapısına kadar yürüdükten sonra, annemizi gördüğümüzde hissettirdiği acıyı, hoşlandığınız kişiyle öpüşeceğinizi anladığınızda, duyduğunuz mutluluğu ve daha nicelerini içinde büyütüyor. Gök kuşağının renklerine boyanmış bir şekilde, beyin damarlarını hızla tırmalamasına neden oluyordu. Bütün tüyleri hazır ola geçmiş, komutanın emirlerini bekler gibiydi. Gözlerinin bebekleri dolunaya benzedi ve kulakları salça ile aynı renge büründü. Hayatında yaşadığı en büyük orgazmın doruk noktasında asılı kalmış gibiydi (Elinden başka sevgilisi de yoktu zaten).Sanki L.S. D. içmişti.

Yumuşak katmanın içerisinde batmaya devam eden Kâmil, bir anda sert bir cisme çarparak irkildi. Saydam niteliğe sahip bir cisimdi. İçeriye dikkatlice baktı ve içeride çok garip bir dünya vardı. Çok garip varlıklar, cisimler, daha neler neler… Hafif bir baskı uyguladı şeffaf cisme ve içine giriverdi.

Etrafta pembe renkli canlılar vardı. Kafa kısımları şeffaf bir kristalden ve içerisinde cıva benzeri bir sıvı vardı. Metalik griydi. Bu canlıların gözleri yoktu. Gözlerinin olduğu bölümde beyaz florasana benzeyen bir cisim bulunuyordu ve bu cismin içerisinde polen benzeri tozlar, durmaksızın uçuşuyordu. Vücudunun her yerinde ince ince kıllar vardı ve bu kılların uç kısımlarında yuvarlak, jöleye benzeyen toplar bulunuyordu. Ağız bölgesinde daire şeklinde, tenis raketine benzeyen yapıda bir bölüm mevcuttu. Kulakları yoktu. Boyları bir buçuk metre kadardı. Elleri ve ayakları parmaklara sahip değildi. Ördeklerin ayaklarına benzeyen perdeler vardı ve perdelerin iki bitiş noktasında kanallardan oluşan, sosise benzeyen bir uzuv mevcuttu. Vücutları çıplaktı ama cinsel organları yoktu. Kamil’in gözleri de uçuşu bekleyen roket gibi, fırlamaya hazır bir şekildeydi. Korktu! Etrafı kokutacak kadar korktu. Beyni titredi ve gözleri kapandı.

Gözlerini açtığında, etrafında bir sürü kişi toplanmış ve Kamil’i izliyorlardı. Kamil bir anda irkildi, ellerini havaya kaldırdı ve dua etmeye başladı. Dua ederken bir anda çocukluğu aklına geldi. Kuran kursuna gittiği dönemler duaları ezberleyemediği için; sakalları keçi tüyüne dönmüş, dişleri bal peteği gibi mumlaşmış, gözlüğünü taktığında bile hoş göremeyen hocasından çok dayak yemişti. Hocası parmaklarını bir araya toplamasını istiyordu ve kızılcık sopasıyla vuruyordu. Her akşam kan topluyordu parmak uçları. Bir anda içerisinden cümlenin öğelerinden yoksun bir küfür etti ki, bir anda parmak uçları yine acımaya başladı ve baktığında, parmak uçları kan toplamıştı. Anlamsızca bir süre baktı parmak uçlarına ve tekrar bulunduğu vahim durum aklına geldi. Kamil Dünya’dan çok uzak bir yerdeydi, hem de daha önce hiç görmediği bir grup yaratıkla birlikte… Sıçtık dedi içinden, bu sefer harbiden sıçtık…                                                                                                                                        Devamı Var…