Astronot Kamil:Bölüm 4
Anlam kargaşalarının hapsettiği bir beyin. Açılması gereken yığınla çakra. Düşünülmesi gereken milyonlarca ayrıntı ve cevabının bulunması gereken çuval dolusu soru. Kamil’in başı dertte, hem de kendisiyle. İnsanı en hızlı alt edebilecek güç zaten kendisi değimliydi? İnsanın kendisinden başka tüm zaaflarını bilen var mıydı? İnsan bu zaaflarını saklamalı mı? Yoksa darmadağın bir hale mi getirmeliydi? Akıllı bir adam olmak için delirmek mi gerekiyordu? Anlaşılan Kamil deliriyordu.
Sıcak bir yemek yediğinde mideye oturma hissi büründü Kamil’in içerisine. Karnına ağrılar girdi. Dizlerinin üzerine doğru çökmüş, gökyüzüne doğru bakıyordu.-tabi ki Dünya deyişiyle gökyüzü, çünkü ne gök vardı ne de onun yüzü- Bir yolunu bulup gitmeliydi. Annesini, babasını özleşmişti. Bir anda gözlerinin önüne küçük yaşlarda, ailesiyle birlikte gittiği tatil yöresi geldi. Neydi adı? Hah Kerpe, Kerpe! Kerpe; Kocaeli iline bağlı, Karadeniz kıyısında bulunan küçük bir yerdi. Kocaeli’de yaşayan amcasının yanına ziyarete gittiklerinde götürmüştü babası. Sahilde yere, örtüyü sermişler oturuyorlardı ailecek. Domates, peynir, salatalık yiyorlardı. Ne de olsa fakir bir aileydi, Kamil’in ailesi. Ama ne önemi vardı. Mutlulardı işte. Kamil’in içini değişik bir mutluluk sardı. Fark etti ki gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Bu yaşların nedeninin üzüntüden kaynaklı olmadığını fark etti.
“Onlar hayatı boyunca seni sevdiler, varlığınla yokluğunla bir mutluluk nedeni oldun hayatlarında. Hayatları boyunca yapabilecekleri en büyük sanat eserini meydana getirdiler. Dünya üzerindeki en karmaşık yapıyı oluşturdular, el birliği ile. Karmaşık olan her şey kafa karıştırır. Üstesinden gelebilmek ise cesaret ister. Dünyanın en karmaşık yapısını yani kendini çözmenin vakti geldi.”
Kamil’in gözlerinde bir umut ışığı belirdi. Öyle bir ışıktı ki bu; atmosfere aldırış etmeden Dünyada ki tüm canlı hayatını oluşturan Güneş’inki kadar parlak, dağ yamacında mahsur kalmış birinin elindeki ayna ile bulutların ötesine kadar gönderebildiği ışık kadar güçlüydü. Ayağa kalktı, nerede olduğunu umursamadan, Umme’nin yanına gitti ve kendisinin aç olduğunu, çok yorgun düştüğünü söyledi. Umme ise ona hemen yiyecek bir şeyler ayarlayabileceğini ve yatacak bir yer gösterebileceğini söyledi. Kamil’i taktı arkasına ve yürümeye başladılar. Büyükçe bir alana geldiler. Etraflarında yüce bitkiler duruyordu. Bu bitkilerin altında ise Kamil’in anladığı kadarıyla yattıkları yerler vardı. Üstleri kapalıydı. Eve benziyordu ama tam anlamıyla ev değildi. Küçük baloncuklardan oluşan odalara benziyordu. İçeriden dışarısı dışarıdan içerisi görünebiliyordu. Şeffaftı aynı zamanda saydam. İçeriye tıpkı Dünya’nın yaşam aldığı Güneş gibi, güçlü bir yıldızın ışıkları giriyordu. Odaların içerisine baktığında ise yalnızca Melonia Gezegeni’nin insanları yatmıyordu. Başka canlılar da gördü. Farklı yapılara sahip canlılar. Tıpkı Dünya’daki hayvanlar gibilerdi. Bu canlılar da Melonia Gezegeninin hayvanlarıydı anlaşılan. “Bunlar evleriniz mi?” diye sordu Kamil. Umme ise “dinlemek için kullandığımız yer” dedi. “Eviniz yani” dedi Kamil. Umme de ona; “ Sahip olduğumuz bir ev yoktur. İsteyen istediği yerde yatar. Gezegenimizin her yanı, bu gezegende yaşayan her canlı her yere sahip olduğu kadar, hiçbir yere sahip değildir aslında…” dedi. Kamil’in kafası karışmıştı. Ne demek istemişti acaba Umme?
Kendisine dinlenmek için bir yer buldu ve gözlerini kapattı. Bedeni bu kadar fiziksel yorgunluğu kaldırabilecek kadar güçlü değildi. Daha doğrusu Kamil öyle sanıyordu. Bedeni yavaşça gevşemeye başladı ve uyuyakaldı. Şu ana kadar gördüğü, yaşadığı, hissettiği hiç bir şeyin normal olmaması gibi; uykusu da normal olmayacaktı. Uykuya dalar dalmaz adeta R.E.M. uykusuna geçti. Önünde uçsuz bucaksız bir yeşil alan vardı ve Kamil bu yeşil alanda yürüyordu. Anlamadığı bir şekilde yürüyüşü sürekli hızlanıyordu. Hızı gittikçe akıl almaz bir boyut alıyordu ve sonunda ışık hızı gibi ilerleyemeye başladı görebildiği yalnızca, gözlerinin önünde sürekli içeriye doğru giren ve rengârenk yoldan ibaretti. Sağa sola bakma gibi bir şansı yoktu. Hızdan dolayı kafasını çeviremiyor, çevresinde olup bitenleri göremiyor ve nerede olduğunun farkına varamıyordu. Gözlerini kapadı ve bir anda durdu. Gözlerini açtığında ise karşısında yeryüzünden gökyüzüne uzanan bir duvar vardı. Duvar kıpkırmızı yığma tuğlalardan örülmüştü. Üzerinde kapı vb. hiçbir yapı bulunmuyordu. Bu duvar neyi ifade ediyordu. Algıları mı? Tabuları mı? Engelleri mi? Kafasındaki kavram kargaşası beynini limon sıkacağıyla sıkılmasına neden oluyormuş gibi bir his yarattı içerisinde. Şimdi ne yapacaktı?
Geliyor Devamı Geliyor…





